Πέμπτη 23 Σεπτεμβρίου 2010

Sen , ben ve Allah

Mustafa Ali’ye

Lütfi, çarpıkayaklı, elimden tuttu ve beni yan taraftaki ofise, bir kenara çekti. O saatte içerde kimse yoktu. Bana beş yüz lira verdi. Kahverengi bir zarf içinde yüz parça beş liralık.
“Amma delimisin, Mehmet, bu kadar parayı nerden buldun?”
“Ödünç, bana geri verecen. Kızkardeşinin eviyle zor durumda değil misin? Ancak kimseye hiçbir şey söyleme!”
“Gel, hiç olmazsa sana bir kâğıt yapayım” dedim ve kendisini ofisime doğru çektim.
“Sss! Kimse duymasın. Celal da. Annem de duymasın, rast gelir de eğer onu görürsen. Sen, ben ve Allah bilecek!”
Lütfi Mehmet üç yıl önce işe alınmış, Kontrol Kulesinde işi öğrenmek için kendisini yanımıza göndermişlerdi. O gün beraberimde büyük bir sandviç götürmüştüm, öğle için. Payedelim dedim. İlk gündü, çekingen davrandı.
“Kotopulo” dedim ve dinsel inançlarını düşünerek, hemen Türkçe ekledim, “tauk”.
“Ma, şiro da yerim be mastro!” (usta) diyerek hemen... allahının dinsel hoşgörülü olduğunu ima etmek için domuz eti de yediğini anlatmaya çalıştı.
“Bana mastro deme, öyle sadece Kosti de”. Daha sonra arkadaş olduk. Balık avlamaya gittiğimde benimle gelirdi. Oltasıyla birlikte. Suya attığımızda yirmi kulaç. Bazan Larnaka’ya giderdik, balıkları annem kavırırdı. Başka defalar doğru Gönyeli’ye, annesi pişirirdi. Mahalle balık kokar, etrafa kediler toplanır, onbir tane. Bir defa on bir kasa doldurduk. Çoğu zargana, yılanlar gibi uzunca. Onları ne yapacağımızı bilmezdik. “Buz makinesini” düşündük, Girne kapısı yanındaki buz fabrikasını. “Buz yarına kadar erir, mastro!” Bazan unutur, yine “mastro” derdi.
Sonra aklına ansızın başka bir fikir geldi. Boğaz’da bir restoran var, Kristal. Arkadaşlarla oraya gidelim. Sahibi amcasıymış. Öyle yaptık. Dört arkadaş hep birlikte oraya gittik. Bizimle birlikte üç kadın da geldi. Biri Türk. Arkadaşı olabilirdi, resmi değil. Her neyse, birbirlerine tatlı tatlı bakıyorlardı. Artan balık müşterilere servis edildi. Biz bedava yedik, içtik. Sabaha kadar. “Sabaha kadar” sözünü Mehmet söylemişti. Rumcayı sadece konuşmuyor, yazması da mükemmeldi. Müzik, felaket. Gramofonda Rumca türküler. Yedik, içtik, eğlendik. Daha içerilerdeki bir masada, bir barea ile birlikte Doktor Fazıl Küçük oturuyordu, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Muavini. Balık yemeye gelmişti. Kendisine taze zargana demiş olsalar. Bir an kalktı ve yanımıza geldi.
“Balığın ustaları kim” diye sordu.
Ben ve Lütfi Mehmet hindi gibi kabardık.
“Bravo, bir şişe viski benden! Ve her zaman böyle, muhabbetli!”
* *
63’ te kızkardeşimi evlendirecektik, en küçüğümüzü. Diğer iki kızkardeş İngiltere’deydi. Şanslı çıkmışlardı. İki kardeş de Amerika’da. Biri Florida’da, deniz kenarında restoran sahibi. Diğeri sanayide, kadın giysisi, hay klas. Çeyiz anlaşması için dünürle damat ve kardeşlerinden biri evimize geldiler. Damat yan tarafa oturdu, put gibi. Kendi adına diğer ikisi pazarlık yapıyordu. Kızkardeşimden yaklaşık yirmi yaş büyüktü. Kızkardeşim on yedi, put otuz beşinde.
“Kardeşim, canım, ne körsün ne topal, alma bu adamı!” diye fısıldamaya çalıştım fırsat bulunca. “Kardeşlerimiz seni Amerika’da bekliyor, daha iyi kısmetin olur...”
Misafirler meğer mal varlığımızı bizden daha iyi biliyorlardı. Bir tarlamız da vardı, neredeyse unutmuştuk, çeyiz için onu da istediler. Bir şartları daha vardı. Damat için arsayı satın alalım. Köyün girişinde, yol üstünde damadın babasının bir tarlası vardı. Tapuya gittik ve tarlayı kızkardeşimin üstüne çevirdik. Tapudan çıkarken dünür tarlayı bize caba vermiş diye laf atmaya başladı. Pazarlığı daha önce yapmamış, anlaşmamıştık. Ceketinin cebine bir deste beş liralık soktum. Adama haksızlık etmiş olmayalım diye. Evi inşa etme günü gelince İngiltere ve Amerika’daki kardeşler geri çekildiler. Haksız da değillerdi: “Biz damat satın almayız, küçük kızkardeşi bize yollayın”.
İnşaat payının tümü bana kaldı.
Tam o sırada Lütfi geldi.
“Olmaz!” tekrar ediyorum “parayı ödünç alacağım. Gel sana bir kâğıt yapayım. Yarın boğulup ölebilirim”.
Ay Demet polisi yakınındaki arsaların her biri üç yüz liraya satılıyordu. Lütfi bana vereceği para ile iki arsa alabilirdi.
“Allah korusun, da boğulacan!” dedi.
Başka bir şey söylemeyi kabul etmedi.
* *
63’ te Kristmas günlerinde fasariya çıkınca, Kıbrıslıtürkler Lefkoşa uçak alanından çekildiler. Sadece en yaşlı olanlar kaldı. Onlar korkmuyordu. Lütfi Mehmet de kaçtı. İlk günlerde her gün kendisine köylüsü Cemal efendi ile haber yollardım, geri dönsün. Olmadı. Daha sonra geri dönmemesinin daha iyi olacağını anladım. Delilik iyice başımıza vurmuştu.
Bizimle beraber genç bir çocuk da vardı. Denyalı Mustafa Ali. Babası imam mıydı muhtar mı ne. Çocuğun ödü kopardı, uçak alanından kımıldamazdı. Ofiste yatıyor, orda yer, orda içiyordu. Kaçıp köyüne gidecek olsaydı onu temizleyebilirlerdi. Korku içine sinmişti. Birbirimizi yeyip tükettiğimiz günlerdi. Bir benden bir senden, 58’de Grivas’la diğer yandaşları arasında olanlar gibi. Cinayet sepetleri koyardık. Enas su, enas mu: Bir bendense, bir de senden. Türk, Rum bir çoğumuzu yeyip tükettik. Mustafa İngilizlerin yanında çalışıyordu. Ben de öyle. Cumhuriyetin Hava Kontrol Dairelerinin yanında İngilizlerin de ayrı Hava Kontrol ofisleri vardı. Bir gün yan tarafımızda olanlardan biri, Yorgo, gidip Mustafa’nın babasından bir kağıt getirdi. İmzalı ve mühürlü. Mustafa ona güvendi. Babasının arkadaşı, diye! Motorlu bisikletine atladı. Mustafa önde, öteki bir Ostin araba ile arkasında. Bir bükümde arkasından çarptı. Mustafa hendeğe yuvarlandı, kalkıp koşmaya başladı. Katil peşini bırakmadı, ancak başaramadı. Sadece yaraladı. Sonra yirmi iki milimetrelik tabancasını çekti. Üst üste üç el ateş açtı. Mermileri bitmiş, genç henüz ölmemişti. Kalkmıştı. Var gücü ile koşuyordu. Sendeledi, düştü. Katil genci bir kuyuya attı, üzerine de atmadığı taş kalmadı.
* *
64 İlkbaharı. Celal hâlâ bizimle çalışıyordu. Lütfi Mehmet’ten aldığım parayı iade etmek istiyordum. Ancak götürüp teslim edeceğinden emin değildim. Kendisine pek güvenmiyordum. Zamanlar zordu. Rumca bir mektup yazdım. Mektubu Celal ile yolladım. Bir makbuz göndermesini ve üç yere imza atmasını salık verdim. Öyle düşünmüştüm. Makbuzu aldım, parayı yolladım. Yine de kaygılanıyordum. Celal parayı verdi mi?
Gergin günler yaşıyorduk. Her iki taraftan “Kahramanlık” günleri idi. Akrepler gibi kuyruğumuzu ısırıyorduk, diyordu bir başıboş manastır papazı. Arada sırada davetsiz dairemize geliyor ve ayasmos yapıyordu. Anlaşılan, sanki, birşeylerin kokusunu mu almıştı? Katil bir keresinde kendisine her şeyi anlatmıştı. Arınması ve hafiflemesi için mi ne. Yoksa... hayır! Tam tersine, kahramanlık armağanı koparmak için. Dini adamın verdiği cevabı öğrendik nihayet. Fısıltı veya tahmin şeklindeki kuşkular böylece doğrulanmış oldu:
“İki kez katilsin! Oğlunun ölümü için hile yoluyla babasının onayını kopardın ve onu en iğrenç ve vahşi bir şekilde öldürdün. Cehennem ateşinde cayır cayır yanmaya mahkûmsun. Seni affedecek tanrı bulunmayacak”.
* *
Temmuz ayı ’64, “konvoy” arasında Girne’ye gidiyordum. Hâlâ Lütfi’yi düşünüyor, kaygılanıyordum. Acaba parayı aldı mı? Gerçi, kesinlikle yasak olmasına rağmen sıradan çıktım ve kızkardeşinin evi önünde durdum. Gönyeli’de. Kendisi de dışarıya fırladı. Beni kucağına aldı, öpüyordu. Bırakmıyordu.
“Lütfi, parayı aldın mı?”
“Aldım, Kosti, aldım. Müsterih ol, para tam vaktinde geldi. Çok şükür, çünkü hepimiz beş parasız kaldık, işsiz...”
Beni bir defa daha öptü, arabaya “konvoya” doğru çekti.
“Hayde yürü, buralarda durmak tehlikelidir!” dedi.

Not: Olaylar, şahıslar veya vicdan azabı fantazidir, herhangi bir rastlantı hayal olarak algılansın.

Rumcadan Çeviren İbrahim Aziz.

Δεν υπάρχουν σχόλια:

Δημοσίευση σχολίου